Çoğu insan karmaşık ve yorucu ilişkilerin içine “zarar görmek” için girmez. Tam aksine; iyileştirmek, düzeltmek, dönüştürmek ve dönüştükçe de o ilişkinin içinde güvenli bir liman bulabilmek umuduyla girer. Karşısındakinin potansiyeline aşık olur, yaralarını görür, mesafesini anlar, duygusal patlamalarını ya da soğukluğunu onun geçmişindeki acılara bağlar. Ve zamanla fark etmeden bir sevgiliden, bir eşten ya da bir dosttan ziyade; o ilişkinin mimarı, tamircisi ve koruyucusuna dönüşür.
Bu tablo dışarıdan bakıldığında büyük bir özveri, derin bir şefkat ya da yüksek bir empati gibi görünebilir. Oysa içten içe insanı tüketen, kendi sınırlarını eriten ve ilişkideki eşitliği bozan gizli bir mekanizmadır.
Psikolojik açıdan bakıldığında “tamir etme arzusu” sadece karşı tarafa duyulan bir merhametten ibaret değildir. Çoğu zaman kendi çocukluk dinamiklerimizin, kabul görme ihtiyacımızın ve kontrol arayışımızın yetişkinlikteki bir yansımasıdır. Çocukken düzeni sağlamak, ebeveynlerinin duygusal fırtınalarını dindirmek ya da sevilmek için hep “anlayışlı ve kurtarıcı” olmak zorunda kalmış bireyler; yetişkinlikte de yaralı, mesafeli ya da dönüştürülmesi gereken insanlara çekilirler. Çünkü onlar için sevilmek; sadece “var olmakla” değil, “bir şeyi onarmakla” mümkündür.
Ancak bir insanı ya da bir ilişkiyi sürekli tamir etmeye çalışmak, zamanla iki tarafı da kendi rolüne hapseder. Kurtarıcı rolünü üstlenen taraf, emeğinin karşılığında bir gün görülme, onaylanma ve dinlenme beklentisiyle yaşar. Ancak beklentisi karşılanmadıkça içten içe öfke, kırgınlık ve tükenmişlik biriktirir. Diğer taraf ise, sürekli “düzeltilmesi gereken” bir proje gibi görüldüğünü hissettikçe ya daha çok geri çekilir ya da bu konforlu bağımlılığın içinde sorumluluk almaktan tümüyle vazgeçer.
Sağlıklı bir ilişki, iki yetişkinin birbiriyle karşılaşmasıdır; birinin diğerini iyileştirme projesi değildir. İki insanın birbirine alan açması, birbirinin yolculuğuna eşlik etmesi kıymetlidir; ama bu eşlik etme hali, taraflardan birinin kendi varlığını diğerinin dönüşümüne adaması anlamına gelmez.
Danışanlarımla yaptığım çalışmalarda en zor kabul edilen gerçeklerden biri şudur: Siz kimseden daha çok isteyemezsiniz. Bir insanın değişimi, farkındalığı ve iyileşmesi ancak kendi içsel kararıyla mümkündür. Dışarıdan sunulan hiçbir çaba, içeride o ihtiyaç doğmadıkça gerçek bir dönüşüm yaratmaz.
Belki de durup kendimize sormamız gereken dürüst soru şudur:
“Ben bu ilişkide gerçekten karşımdaki insanı olduğu gibi mi seviyorum, yoksa benim çabamla dönüşebileceği ihtimalini mi seviyorum?”
Tamir etme arzusundan vazgeçmek, ilgisizlik ya da sevgisizlik demek değildir. Aksine, hem karşı tarafın özgürlüğüne hem de kendi yaşam enerjimize saygı duymaktır. Bir başkasının sorumluluğunu onun adına taşımayı bıraktığımızda, kendi omuzlarımızdaki yüklerin hafiflediğini ve gerçek ilişkinin ancak o zaman başlayabildiğini görürüz.
İyileşme; başkalarını onarmaktan vazgeçip, kendi sınırlarımızın ve ihtiyaçlarımızın sorumluluğunu alabilme cesaretiyle başlar.
Bu yazı bir başlangıç olabilir.
Devamı için ücretsiz rehberlere buradan ulaşabilirsin.